Fatih OKUMUŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fatih OKUMUŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SEZAİ KARAKOÇ ŞİİR ANLAYIŞI


SEZAİ KARAKOÇ
(D. 1933)
Fatih OKUMUŞ


II. ŞİİR ANLAYIŞI

Sezai Karakoç’a göre şiir “kelimeler ülkesi”dir. Bu ülkeye girmenin bir usulü erkanı vardır. 0 da ‘atalara uyarak” bu kelimeler ülkesine “gülle” girer. Şair adlı şiirinde de şaire şöyle seslenir “Ve sen şairsin kelimeler ülkesindeki bilge”.
Her ülkenin olduğu gibi “kelimeler ülkesi”nin de kendine özgü kanunları, nizamları vardır. Tüm sanatların kaynağı olan şiir, haddini bilmeli, kendi alanını muhafaza ettiği gibi başka alanlara da tecavüz etmemelidir.

A. Şiir Tüm Sanatların Kaynağıdır:

Sezai Karakoç’a göre şiir tüm sanatların kaynağıdır. Bütün sanatlar onun ateşini çalmış, böylece, her sanata şiir yayılmıştır. “Bunun içindir ki musiki parçasında şiir, resimde şiir, mimaride şiir, sinemada şiir aranır. Ama, yine de şair, şair olarak kalmak ve kaynağını saf ve arı korumak zorunda.”

8. Şiir Dinin Yerine Geçmeye Kakışmamalı:

“Şiir şiir olarak kalmalı, dinin yerine geçmeye kalkmamalı. Buna kalkarsa, kendi kendine de ihanet etmiş olur. Hz. Peygamber, bu ölçü içinde, şiiri yüceltmiş, şiir eğitimine değer vermiştir. (...) İslam isteseydi, cahiliye devrinin inançları gibi şiirini de yok edebilirdi.”

C. Şiir Diğer Sanatlar İçin Kullanılmamalı:

“Şiir görüntü gösterilerinin bir unsuru yapılmamalı. (...) Televizyon ekranları, tiyatro ve sinema salonları, şiirin bir kurban gibi boğazlandığı sunaklar olmamalı. (...) Yalancı tanrılar, putlar yaklaşamamalı bu tapınağa ve bu törene. Rahibi, şair olmalı bu törenin; Madem ki, kurbanı odur.” “Şair, eserinin, bütün art niyetler ve öbür sanatlar uğruna kullanılışına paydos demelidir.”

D. Edebi Sanatlar:

“Şiir için imaj ve her türlü edebi sanat gereklidir. Ama şiir bunlara kurban edilmemelidir. Çağımız şairleri de aslında bütün sanatları gerektikçe kullanmışlardır. Şu farkla ki, onlar, bunu adeta, şuuraltından yapmıştır. Adeta bilmiyormuşçasına.”

Evet, çağımız şairlerinin çoğunun bu edebi sanatları bilemeyecek tarzda yetiştikleri açıktır. Belki de şuuraltından edebi sanat kullanmak, Amerika’yı yeniden
keşfetme çabasıdır.

E. Sanat Eseri, Yaratışın Taklididir:

Kula ‘yaratma kelimesinin izafe edilmesi meselesi tartışmalıdır. Estetik biliminde çok tartışılan bir mesele de taklittir. Karakoç, gerçek sanatçının yaratma eylemini taklit ettiğini söyleyerek konuya orijinal bir açılım kazandırmıştır. Sanat eseri üretme ameliyesinin püf noktası işte burasıdır.

“Sanat eseri, yaratışın taklididir, yaratılanın değil. Yapıt, yaratılanın taklidi
oldukça değerden düşer. Yaratışın her an yeni kalışındaki, orijinal oluşundaki sırrı
anladıkça da yoğunlaşır.”
F. Sanat Eseri Bir Ülküye Alet Olabilir:

Günümüzde de tartışması sürmekle birlikte, Karakoç’un edebiyat dünyasında ilk boy gösterdiği yıllarda hararetle tartışılan, sanat eserinin ideolojik bir mesaj taşıyıp taşıyamayacağı, bir davaya alet edilip edilemeyeceği tartışmasına “Sanat güdümlü de olabilir, şartlanmış da. Bir ülküyle şartlanmak, sanat eserinin estetik bir değer almasına engel değildir. Çünkü bir sanat eseri, bir ülküye alet olduğu kadar, o ülküyü alet olarak kullanır. Bu açıdan, sanatın işlemi çift değerlidir, kullanır ve yayar.”

G. Şiirde İnsan:

“Merdüm-i dide-i ekvan” olan insandan müstağni kalan şiir uzun ömürlü olamaz. Aslında yalnız şiir için değil her sanat, her düşünce için geçerlidir bu hüküm. Ancak her sanatın, her felsefenin, her dinin insana bakış açısı, insanı ele alış tarzı farklıdır.
“Roman, somut insanın peşindedir. Şiir soyutlaştırmıştır insanı. (...) Yani roman, genel insanı bile özelleştirir, somutlaştırırken, şiir, özel kişiyi, genel insanı olduğu gibi, niteliklere indirir, soyutlar; bu şartla özel kişilerin kokusunu taşıyabilir. Somut insan, en çok, bir enstantane olarak şiire girebilir.”
“Şiirin gerisinde insan olmalıdır. “Her çağda, her şiirle yenilenen” İnsansız şiir tez ölür. Şiirimizdeki bazı serüvenler, iyi olmayan örnekleriyle tepki ya da ilgisizlik uyandırıyorsa, insansızlıklarındandır 0 şiirlerin. Şiirine insan ya insanlık fonunu koymayanlar kaybedecek, okur, şiirlerinde, bozuk bir geometriden başka bir şey bulunmayanları fark edecektir hemencecik.”

H. Şiirde Mantık:

Sezai Karakoç’a göre şair, düşünceyi, ya olağan dışı bir zekayla donatarak, ya aptallaştırarak kullanır. Şiir mantığı, düz yazı mantığı ile başlar; en az odur. Ama onunla yetinmez; onu, kendi yapısının gereği işlerle yükler. Eski şiirle yeni şiiri ayıran, mantık karşısındaki durumlarıdır. “Yeni şair, mantık karşısında daha açık ve daha aktiftir. Her şiir geldikçe mantık değişir gibi oluyor. Giderek bir özel mantık doğuyor (Şiir mantığı), adeta.”

İ. Şiirde Form:

“Şiirin birimi şiirdir. Onu biçim (şekil) ve öz (muhteva) diye ikiye ayırmak sadece poetikada olabilir. Yoksa biçim ve özü şiirden ayrı ayrı çekip çıkarmak mümkün değildir. Kendine mahsus bir özü olmayan şiirin biçimi de yok demektir. Var gibi görülen ses ve geometri, sadece boş bir kalıptan başka bir şey olamaz. Nasıl ki maskeye de insan yüzü denemez. Öte yandan, biçimi olmayan şiirin özü de yok demektir. Yüzü olmayan insan olmayacağı gibi, şekilsiz şiir de olamaz.”
Sezai Karakoç’a göre klasik şiirle modern şiiri ayıran, ilk bakışta sanıldığı gibi birinin, formu olan şiir, öbürününse şekilsiz (amorf) şiir olması değil, sadece, birinde, ortak biçiminin görünür planda, farklılıkların daha iç planda olması, öbüründeyse, tersine, farklılıkların görünür planda, ortak yanlarınsa iç, görünmez planda bulunmasıdır.
Karakoç, vezin ve kafiyenin aslında tamamen kaybolmadığını serbest nazımda gizli bir aruzun söz konusu olduğunu, kafiyenin de mısra içlerine kaydığını ve daha genel bir çağrışım düzeni halini aldığını söyler.
“Vezin ve kafiyenin görünüşte ölümüne aldanmamalı. Aruz ve hece sesi, her şiirde, belki her mısrada değil ama, yer yer, yoklamasını yapıp durmada. Gizli bir aruz, gerçek şiiri içten besleyen, ses mimarisi, tarihin ölmez mirasıdır. Kafiye, belki, sondan mısra içlerine kaymış, daha genci bir çağrışım düzeni haline gelmiştir. Serbest nazım ya da şiir dediğimiz zaman, akla düz yazının bir türü, ya da bütün koşullardan bağımsız bir şiir türü gelmemelidir. Serbest nazım ya da şiir, vezni ve kafiyesi şairi tarafından aranıp bulunan, sonra da şiirde kaybedilen şiir demektir.”

K. Gelenek ve Şiir:

Uygarlık süreğendir. Sezai Karakoç yeniliği “geleneğe bir adım daha attırmak” olarak anlar. “Her yeni uygarlıkta, bazı arketiplerin ve leitmotiflerin ön plana, bazılarının da arka plana geçtiği görülür. Kimisi, gelişir, serpilir, güneş gibi parlar. Kimi atan hale gelir. Ay gibi bulutlar arkasına saklanır. Kimi arkaikleşir, kimi güncelleşir. Ama, aslında, şu ya da bu şekilde, her biri hayatını şiirlerde sürdürür,”

“Her yeni şair, onlardan vareste kalamaz. Her yeni şiir, onların içinde doğar. Ve onlar, ne kadar değişik olursa olsunlar, ne yapıp ederler, her yeni şiirin içinde yeniden doğarlar.”

Gelenek, uygarlığın kendi bünyesinde taşıdığı, şairin istese de kurtulamayacağı bir özdür. “Aslında ne gazel ölmüştür, ne de kaside. Küçük aşk şiirleri, gazelin süreği değiller midir? Kasideler, mevsim tasvirleriyle başlardı. Şimdi, kaside uzunluğundaki şiirler, kimi zaman yaz, kış, sonbahar, bahar şiiri adını almakta, ya da onlardan yola çıktıktan sonra kasidelerde olduğu gibi, asıl konuya girmekte. Kasidelerde kişilere olan bağlılık, günümüzde doktrinlere, sistemlere, dünya görüşlerine bağlılık biçimine girmiş durumda. Kitaplık çapta şiirler de Mesnevilere karşılıktır,”
Şiirimiz mensubu bulunduğumuz İslam uygarlığından beslenmiş ve sırası geldiğinde İslam şiirinin meşalesini de taşımıştır. “Nasıl Osmanlı varyasyonu, İslam Uygarlığı içinde üçüncü büyük atılımıdır. Şiirimiz, Arap ve Acem şiiriyle, ortak bir köke sahiptir bu yüzden Ama orijinalliğe erişmiştir. Orijinal olmak demek, köksüz ve geleneksiz olmak demek değil, tam tersine, çok cepheli, engin bir gelenek temeli üzerinde yeni olabilmek demektir. Divan şairlerimiz, daha önceki, Arap ve Acem, ya da çağdaşları Acem şairleriyle yarışmışlardır. Onları taklit etmemişler, onlarla yarışmışlardır. 16. yüzyıldan sonra da yarış bayrağını artık bizim şairlerimiz elden ele devreder olmuştur. Şiir meşalesi bize geçmiştir (1988, s.106)
Yenilik, geleneğe bir adım daha attırmak şeklinde anlaşılmıştır. Mazmunların dışını değil, içini yenilemişlerdir. Bir Baki mazmunu, bir Nedim mazmunu, bir Galip mazmunu vardır. Ayni mazmunun çağ çağ yenilenişi ve zenginleşmesi olarak.
“Tümüyle Divan şiirimiz, sanki, 500-600 yıl yaşamış ve hiç ihtiyarlamamış bir
şairin Divanı şeklindedir. Her yüzyılda yeniden gençleşen bir şairin divanı.”
Sezai Karakoç serbest şiirin köksüz ve nevzuhur olduğu iddialarına karşılık
kendi tercihi de olan bu tarzı savunur. Avrupa’nın serbest şiiri Endülüs yoluyla
aldığını belirterek, bu tarzın İslam uygarlığının öz malı olduğunu hissettirir.
“Serbest şiir, sanıldığı gibi, yirminci yüzyılın getirdiği bir tarz değildir. Eski Yunan, Latin ve İslam öncesi Arap ve Türk şiirinde de örnekler vardı. Vezin ve kafiyenin, bir kale duvarı sağlamlığı ve düzenine, ancak İslam uygarlığında ulaşıldı. Batı da bu düzeni, Endülüs yoluyla aldı. Hem seste, hem biçimde, hem de konularda, modern çağ batı şiirinde devrim, Endülüs etkisiyledir.”

L. Na’t

Sezai Karakoç na’t türüne özel bir önem verir. Na’t’ı şiirin ufku olarak niteler. Kendisi de na’t yazmıştır. “İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku Peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber... Peygamber nasıl insanın ufkuysa, Na’t da şiirin ufkudur.”
Na’t “sahabeliğe bir uzanış”tır. “Na’t, Peygamberin şiirle yapılmak istenen bir portresidir. Her şair, durduğu yerden ve görme kabiliyeti ölçüsünde Ona bakar; O büyük mükemmelliğin karşısındaki duygularını zapt etmeğe çalışır. Bütün na’tlar adeta, tarih boyunca yapılan tek bir portrenin farklı cephelerden birer örneği gibidir ve tek bir portre içindir.”

M. Şiir ve Şair Ölmeyecektir:

Çağdaş toplumda şiirin ve şairin değerinin bilinmediğinden şikayetçi olan
Karakoç, her şeye rağmen şiirin ve şairin geleceğinden ümitlidir.
“Şiir ve şair ölmeyecektir. Çünkü: insan ölmeyecektir. Çünkü: hakikat ölmeyecektir.” diyen Şair’e göre “şiir, hakikatin, yüzülebilecek bir derisi değil, ;çıkarıldığında, insan hakikatinin hayattan yoksun kalacağı kalbidir, Şiir, hakikatin, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir.

KAYNAKLAR

KARAKOÇ, Sezai. 1985. İslam’ın Şiir Anıtlarından. Diriliş Yayınları. İSTANBUL.
KARAKOÇ, Sezai. 1987. Şiirler VII (Ateş Dansı). Diriliş Yayınları. İSTANBUL.
KARAKOÇ, Sezai. 1988. Edebiyat Yazıları-I. Diriliş Yayınları. İSTANBUL.

Poetika


SEZAİ KARAKOÇ
(D. 1933)
Fatih OKUMUŞ

GİRİŞ

“Şair o büyük ağıtçı geldi dünyamıza
Günlerce gecelerce ağlattı bizi
İrili ufaklı ölenlerimizin ardından
Öldü ve kendi ağıtını yazmadan gitti’ (1987, s.35)

Şairi böyle anlıyor Karakoç ve “ağıt yazmaktan değil Mevlüt yazmaktan yana” (1987, s.37) olduğunu belirtiyor. Sezai Karakoç, şiirle ilgili görüşlerini derli toplu halde, Edebiyat Yazıları-ı adlı kitabında yayınlamıştır. Ayrıca. Şiirler VII (Ateş Dansı) adlı kitabında Şair adlı bir şiir ve Şiir ve Şaire Dair Dörtlükler vardır.
Bir şairin şiir anlayışıyla şair anlayışı birbirinden ayrılamaz. Biz poetik bir incelemenin gereği olarak bu ayrımı yaptık Sezai Karakoç’un poetikasını bir bütün halınde okumak isteyenler elbette Edebiyat Yazılarına müracaat edeceklerdir. Bizim yaptığımız, bir tür özetlemedir.

1. ŞAİR ANLAYIŞI

A. Şair Bir “Toplum Önderi”dir:
Sezai Karakoç şairlerin birer toplum önderi oldukları veya olmaları gerektiği üzerinde özellikle durmuştur. Şair toplumda söz sahibi olmalı, gerçek yerini almak için çaba sarfetmelidir. Kendisi de böyle bir misyonu bizzat gerçekleştirmek, şairlerin de mesela politika yapabileceğini göstermek amacıyla Diriliş Partisini kurmuştur.
Karakoç’a göre, insanlar bir şairin şairliğini, şiirini alkışlarlar; ama onun da
diğer insanlar gibi toplum önderi olma hakkını kabullenmekte nazlanırlar.
“Şairliğini, şiirini olanca içtenlikle alkışlayan toplum, nedense, onun da bir insan, bir toplum önderi olma hakkını tanımak istemez O, ancak şairdir ve şair kalmalıdır; bunun dışına çıktı mı, sınırını aşmış olur! Şairlerin kişiliğine toplumların bakışı çok peşin yargılı ve çoğu kez şaşılacak kadar çocukçadır. Onları ya şen şatır, ya da tam gama gömülmüş kabul eder toplum. Bu yüzden onun politik, ya da toplumsal bir girişimini yadırgar. Onun ahlakı, şiir yazma ahlakından ibaret kalmalıdır insanlara göre. Metapoetik alanda onun diyeceği bir şey olamaz!” (1988, s.4 9)

Sezai Karakoç’a göre şairin manevra alanını şiirle sınırlandırmak isteyen ve şairleri daha çok zaaflarıyla gören toplum, şairleri dışlamıştır. Şair bu yüzden kaygılıdır. Şiirin yerini medyanın ve reklamın almasını bir türlü hazmedememekte ve bunu toplum için bir felaket olarak görmektedir.
Eflatunun rüyası mı gerçekleşti nedir? Şairler, koğuldular siteden günümüzde. İsmi var henüz elbet Bir efsane kahramanı gibi. Ama, buna güvenmemeli şair. Efsanesindeki yerini de çalanlar olabilir. Söz yazarları, yönetmen yardımcıları ve benzerleri, nasıl toplumda onun yerini aldılarsa, efsanelerde de onun yerini kapmaya heveslenenler çıkacaktır.” <1988,> s.56)
C. Şairin Anlaşılması Güçtür:
Sezai Karakoç’a göre toplum, şairleri anlayamamakta, tabir caizse şairlerin hakkını yemektedir. Şairi anlamak şiiri anlamaktan daha zordur. Şiir şairden hareketle daha bir anlaşılma şansı elde eder. Nihayet şiir dolaylı veya dolaysız anlaşılmayı amaçlamıştır. Ama şair kimi zaman da farkında olmaksızın kendini anlaşılmaz kılar.
D. Şair Çevresinden Etkilenir:
Sezai Karakoç “şairi yaratan çevredir” fikrine katılmamakla birlikte çevrenin
şair üzerindeki derin tesirini de inkar etmez.
“Nedim, Fuzuli’nin yaşadığı çağda ve yerlerde yaşasaydı, yine de belki bir Fuzuli olamazdı. Ama, onun ne kadar yakınından geçerdi! Ve kim bilir belki, Fuzuli de, Lale Devrinde İstanbul’da yaşayan ve devlet ileri gelenlerince değeri bilinen bir şair olsaydı, kuşkusuz, yine de bir Nedim olmazdı; ama, bugünkü Fuzuli’den çok Nedime yakın bir şair olurdu. Bununla şiirde, şairlikte bütün ağırlığı, çağa, çevreye yaşanan gerçeğe atfetmiş olmuyorum. Anlatmak istediğim, içinde bulunulan uygarlık havası> ve onun metafizik ruhudur.” (1988> s.25-26)
E. Şair ve Gelenek:
Şairin gelenekle ilişkisi merhale merhaledir. Şair önce gelenekle tanışmalı, sonra onunla yarışmalı ve en sonunda da ona katkıda bulunmalıdır. Karakoç’a göre yeteneği ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan, onu harekete geçiren tarihi sosyolojik birikim gelenektir. Sezai Karakoç, şairin kendi zamanındaki şairlerle olduğu gibi kendinden önceki şairlerle de yarışması gerektiğini, başlangıçta kimilerinden etkilense bile bu dönemi kısa sürede aşarak kendini yoklaması ve bulması gerektiğini söyler:
“Bundan sonra, etkiden kurtulma çabasındadır şair. Buna da gelenekle
hesaplaşma dönemi diyebiliriz. Bazen, bu hesaplaşma çok şiddetli ve keskindir.
Şair, geleneğe başkaldırma görünümündedir. Geleneği yıkma, reddetme ve
tanımama biçimlerinde ortaya çıkan bu protesto, gerçekte, şairin, omuzlarında
geleneğin adeta çökertici ağırlığını hissetmesinin ters tarafından itirafından başka
bir şey değildir. “Putları devirme” adı altında genç şairin kopardığı çığlık, gerçekte,
çoğu kez, geçmişin büyük şiir gerçeği önünde, kendisinin yeni bir şey
yapamayacağı inancı, şuuraltı inancını, kapıldığı korku ve paniği kendisinden bile
saklama gayretidir.” (1988, s.96)
Sezai Karakoç, şaire, eskileri topa tutmak yerine, daha pratik ve işlevsel bir yöntem önerir: “Oysa şairin yapacağı iş, basittir ve o da gürültü kopararak
geçmiştekileri yıkmak değil, eser vermektir. Gerçekten, verdiği eser yeni ise,
öncekileri bir parça eskitecektir. Onlar eskimekle elbet bir şey kaybetmezler; ama
şair, bir şey kazanır.” (1988, s.96)
Yenilik ise, biçimde değil ruhta olandır. Yenilik esasta geleneğe karşı olmak
değil, onun bıraktığı noktadan başlamak demektir. “Aslında, yeni olmak, “eski”nin
sırrını bulmaktır. Çünkü: o “eski” bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Şair de, zaten o
ölmezlik sırrının peşindedir.” (1988, s.97)
Geleneğe saygı duyulacaktır; ama gelenek tartışılacaktır da... Ama bu parça
yeniden değerlendirme iyi niyetle ve sakince yapılmalıdır. Şair, kendinden önceki
üstad şairlerin eserlerini benimsemeli, yaymalı, onlarla mutlu olmalıdır. Katıldığı
yolun onurunu hissetmeli, sanki onlar kendi eseri imiş gibi onlarla öğünmelidir.
Çünkü kendinden önceki şairler kendisi için bir nevi manevi baba durumundadırlar.
“Gelenek, şair için en çetin sınav dünyasıdır. Korkunç aldatıcı, adeta hilecidir. ilkin, genç şairi çeker; sonra, ona baskı yaparak, adeta onu vazgeçirmeğe çalışır. (...) Direnenler, dayananlar ve diretenlerdir ki, kazanacaklardır. Evet, çetin şairlik yolunda, bu sınav zaruridir. Ve geleneğin en büyük yararı da buradadır. Böylelikledir ki, yeni eser, geçmişle karşılaşmış ve yıkılmamış, sonunda da onun onayını almıştır.” (1988, s.100)

F. Pergünt Üçgeni
Sezai Karakoç, şairin genel çizgilerini, pergünt üçgeni dediği üç ilkeyle anlatır. Perer Gynt, Norveçli yazar Henrik IBSEN (1828-1906)’in en ünlü oyunlarından biridir. Karakoç oyunun kahramanı olan Peer Gynt’ün, hayatında bu ilkeleri yaşadığını belirtir ve bu ilkeleri şiire tatbik eder:
Şair, Kendi Kendisi Olmalı: “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik
yolu, değişmek, başkalaşmaktır.”
Şair, Kendine Yetmeli: “Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin
kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yani fildişi kuleyi biz dışına
çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir
ikindide bulabilmeli.” (1988, s.82)
Şair, Kendinden Memnun Olmalı: ‘Eserin şairini sevinçle titretmesi
demek bu. Şair, eserini sevmeli. Onu okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeğe kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. “Beni andırıyor, ah, beni o” ve demeli.” (1988, s.83) Memnunluk ilkesinin temeli, sevinçtir. Yaşama sevinci değil da yaşatma sevinci”dir. Devamı gelecek sayıda.
Akademik Çerçeve Dergisi

Fatih OKUMUŞ

M. KAYA BİLGEGİL


M. KAYA BİLGEGİL

(1921 - 1987)

“Fatih OKUMUŞ”




M. Kaya Bilgegil küçük yaşlarından itibaren şiir yazmış, lise yıllarında mensur şiire yönelmiş “safi Türkçenin fikir yazılarını ifadeye yetmediğini görünce Osmanlıcaya dönmüş” (1977, s, 431) bir Türk dili ve edebiyatı araştırmacısıdır. 1966’da doçent 1970’te profesör oldu.
M. Kaya Bilgegit’in, şiir anlayışını, men sürelerini topladığı Cehennem Meyvesi kitabı içinde yer alan “Şiir ve Mabadı” başlıklı makalesinden öğreniyoruz.

A. Şiir Tarifi
Hegel’in “sanatın hayretten doğduğu’ düşüncesini kabul eden Bilgegil, buradan hareketle bir şiir tarifi yapıyor: “Şiir, iç dünyadan veya dış dünyadan gelen güzellik ihsasının doğurduğu hayret hissine lisanın güzelliğini kullanarak beden verme sanatıdır.” (1944, s. 9,10) Sonra bu tarifi biraz daha şümullendirme ihtiyacı duyarak ‘şiir, insan ruhunda geçen vakıalara lisan müzikalitesinden beden verme sanatıdır” (1944, s. 11) diyor. Biraz sonra “şiir, lisan musikisinde erimiş ben’dir” (1944, s, 15) şeklinde bir tarif yapıyor. Bilgegi in, şiirin farklı yönlerine dikkat çeken tarifleri makale boyunca yer yer devam ediyor. Poe tarafından ortaya atılan saf şiir kavramını ise şöyle anlıyor: “Saf şiir, sonu mücerret ilhama, susmağa varan bir lisan tasfiyesinin limitidir” (1944, s. 17)
“Şiir, rabbin hazinelerinde insan kalplerinde, kendi içimizde, mekân ve hayyiz kelimelerinin gerek mücerret, gerek müşahhas medlulleri içinde kazandığımız görgü ve duyguları kullanarak mısralar halinde yeniden imal etme sanatıdır.” (1944, s. 24) Hâsılı, “şiir bütün zihni melekelerin iştirakini isteyen bir faaliyetin mahsulüdür.” (1944, s. 24)

B. Şiir ve İbda
Şiir ibda mıdır, icat mıdır, halk mıdır? Bu soruların cevabını arayan Bilgegil, şiirin “mevcut bir varlıktan biçim vermek” demek olan halk olduğu kanaatine varıyor. ‘Şiire, mevcut bir varlıktan, yani lisandan beden verildiğine göre, o, ibda değil; halk edilmiş oluyor.” (1944, s. 10) Bu kanaatini daha da uç bir noktaya götüren yazar, “Allah’ın yarattığı Sevantes’i kimse tanımaz; fakat Servantes’in yarattığı Don Kişot’u herkes bilir” sözünü şiire tatbik etmeye mani görmeyerek; halk etmesini bilen insanın bazen Tanrı’nın halk ettiklerinden daha üstününü halk edebileceğini iddia ediyor. (1944, s. 10)
Esasında ibda, icad ve halk kelimelerinin Kur’an-ı Kerim’deki kullanılış biçimlerinden yola çıkan yazar, Kur’an-ı Kerim’e bihakkın vakıf olmadığından hataya düşüyor. Çünkü Allah Kuran’da kendisini “ahsehü’l-halikin” (yaratanların en güzeli, en üstünü) olarak tavsif etmiştir. (KUR’AN, 23.14; 37.125)

C. İlham ve Sebat
Saf şiir için yalnız başına ilham veya yalnız başına sebat kâfi değildir. İkisinin bir arada bulunması gerekir. “ilham şuuri veya gayrı şuuri surette kazanılmış intibalar muhassalası”dır. (1944, s. 19) “ilham bir güzel mısra getirirse, beraberinde hayli de molozları sürükler. Saf maden, filizlerin tasfiyesi ile elde olunur. İlham süzüldükten, beraberindeki ecnebi unsurlardan tecrid edildikten sonra mısraa kalbedilmelidir Bu ameliye de ancak zevk-ı selimle müşkülpesent kaidelerin müşterek kontrolü sayesinde icra olunabilir. Sözün kısası, ilhamın kontrolü lazımdır,’(1944, 5. 16)
Saf şiir için mutlaka ilham gereklidir; sadece mısra imali” yeterli değildir Ancak şair, geçici ilhamlara aldanmamalı, hissin tamamen yetmesini, olgunlaşmasını beklemelidir. Eğer ilham muhtelif zamanlarda tekerrür ediyorsa, devamlı bir hissin şeraresi ise, şair onun hem devamlılığı hem de kendine aidiyeti konusunda mutmain olmuşsa, işte o vakit ilham tespit edilmeli, ondan sonra mısra haline konmalıdır. (1944, 5. 13)

D. Mısra İşçiliği
Bilgegil “en güzel şiirin ancak mısralarla vücuda getirilebileceği’ (1944, s. 43) kanaatindadır. “Mısra yapmak lazım, evet oldu” deyinceye kadar uğraşmak, kendini vermek. Hiç bir zaman “istediğim bu idi, yaptım” diyemedim: “Daha, daha” diye çırpınıp durdum. (...) Şair de nihayet insan, susacak kadar ilah olamıyor.” (1944, s. 16)

E. Müphemlik
Şiir nesir gibi, bir meramı doğrudan doğruya anlatma gayesi gütmemelidir. Şiir mutlaka bir şey söylemeli, fakat bunu söylerken dolaylı bir üslup seçmeli, hakikatleri, üzerine bir tül perdesi çekerek ifade etmelidir. Bu düşünceyi M. Kaya Bilgegil şöyle ifade eder:
“Şiir bir bakıma göre vuzuhtan firardır. Bu firar dalların yapraktan firarına benzetilebilir; mutlak yapraksızlık ağacın hayatıyetini kaybetmesiyle istihsal edilebildiği gibi; mutlak iphamiyet te susmağa müncer olur. Şair için işte bir rnüşkilat daha: Söylemek ve vuzuhtan sakınmak. Asla bu iphamiyet, mansızlık anlamına alınmamalıdır.”(1944, s. 22)

F. Şiir ve Musiki
Şiir birçok sanat dalıyla alakadar olmakla birlikte en ziyade musıki ile verimli bir alışveriş içindedir. Bilgegil sembolizmin; pozitivizmin mutlak hakimiyetine, sanat alanında bir tepki, “bir hasreti takip eden bir vuslat”, şiirin musiki ile yaptığı izdivaç olduğu görüşündedir. (1944, s. 9)
“Nesrin dilinden ari, musiki gibi yalnız kendine has, şiirden başka bir yerde kullanılmayan bir dil (1944, 5. 18) arayan yazar, önce musikiyi kıskanır, sonra da ona kin duyar. Valery ve başkalarının da aynı çileyi çektiklerini sonradan keşfeder.
En başta verdiğimiz, şiir tarifinde geçen ‘ lisanın güzelliği” tabirinden kasdı “lisanın doğurduğu musicalite’dir; ki, yalnız vezin ve asönansa kadar tahavvül eden türlü kafiye şekillerinin doğurduğu hariciT rytme değil: her kelimenin zihinde tedai ettirdiği iç müziktir.” (1944, s. 10)

G. Şiir ve Roman
Şiirimize, romana ait bazı unsurların sızdığından yakınan Bilgegil, artık şiirden, romana ait unsurların tasfiye edileceği günün geldiği görüşündedir. Şiirde tasvir ve tahlile çalışmak, onun lüzumundan fazla uzamasına ve en nadide mısralarla en perişan sözlerin aynı başlık altında sıralanmasına yol açmaktadır. Bu yüzden “ şiirde romana ait ne kadar unsur varsa onların çıkartılması lazım geldiği gibi; romandan da şiir? unsurların tecridi lazımdır.’ (1944, 5. 39)
Bilgegil, artık romanın bir edebi tür telakki edilmemesi, münhasıran didaktik bir gayeye hadim olması” gerektiğini savunur. Roman doğrudan doğruya psikolojiye ve sosyolojiye materyal hazırlamalı, heyetler tarafından yazılmalıdır. Hem roman istiklalini kazanmalı, hem de şiirden romana ait unsurlar çıkarılmalıdır.

H. Tabiat Tasviri
Saf şiirde saf tabiat levha ve hadiselerinin mevzu oluşu nadirdir.” (1944, s. 32) diyen yazar, klasik edebiyatı, pastoral tasvirlere yer vermemiş olmakla suçlayanlara karşı bu edebiyatı savunur ve eski Türk entellektüellerinin eşyayı atalet kanunu tesirinden kurtararak ona ruh verdiklerıni, bütün varlıkları şiirde insana yükselttiklerini söyler.
“Edebiyat tarihçisi geçinen bazı zevatın divan şiirinde mücerret ve münhasıran tabiat tasvirleri ve levhaları bulunmadığı halde, halk şiirinin bu bakımdan eksiksiz olmasını ileri sürmeleri tamamen indi ve kabli bir mütalaadır. Eski Türk entellektüelleri için bir nakise telakki edilen bu keyfiyet, bana göre bir kemaldir.’ (1944, s. 32)

İ. Şiirde Tefekkür ve Tefelsüf
Bilgegil, öğretici gaye taşıyan manzumeleri şiir saymamaktadır. Poe’nin, şiiri, aralarında derece farkı bulunan bir takım unsurlara ayırmasını ve ikinci plana alınmak kaydıyla şiirde doğru ve hakikiye yer verilebileceği görüşünü de kabul edilemez bulur: ‘ Bana göre, aralarında derece farkı bulunan ve inşadan sonra da hissedilen unsurlar yok, bizzat şiir vardır. O, unsurlarına ayrılmıyan bir vahdettir; onda, her türlü zihni hallerimizin benzerini veya isteğini bulmak mümkündür: Fakat bu hallerin hiç birisi de onun kendisi değildir. O, teemmülün bedii bir ikazıdır. Yahut bediinin teemmülü ve idrakidir. Bir bütündür: Ahenk unsuru, fikir unsuru diye unsurlara ayırmak, ancak öz şiirden ayrı olan manzumeler için yerinde olabilir.” (1944, s. 37)
Ona göre nasıl ki bir meyvayı, içindeki bilmem hangi vitaminden istifade etmek için değil, tad almak için yersek; şiir de böyledir. Tefekkür şiirde tabii olarak vardır. Ancak bir düşünceyi açıklamak için şiir yazılmaz. Çünkü şiir saf ve bedii bir tefekkürdür (1944. s. 37) Nesir ise labediidir. Ani bir seziş isteyen şiir, “tefekkür ve teemmülün ta kendisidir; şiir, fikir dalgalarının ölçüler derununda ikamet için, şairin zevk ve cehdine teslimiyetidir.” (1944, s. 36,37)

K. Şiirde Ölçü
M. Kaya Bilgegil şiirin hiç bir zaman ölçüsüz olamayacağını, ölçülü davranmanın insanın şanından olduğunu söylemekte ve “ÖlçüIü davranmalar, bize insan olmak haysiyetinin verdiği bir imtiyazdır: Bu imtiyazı, tefahurla yaptığımız bedii yaratmaya niçin tatbik etmeyelim’” (1944, 5. 40,41) demektedir. Çünkü san’atkar olmak bir takım kayıtları baştan kabul etmek demektir.
“Şiir-i mahz için veznin lüzumu”na inanan yazar, kitabını mensur şiirin vücude getirilmesinin imkanını kabul edişiyle hazırlamağa başladığını, en güzel şiirin mutlaka nazımla inşa edilebileceği kanaatına vardığı gün neşr olunduğunu belirtiyor. Anlaşlan vezin konusunda önce yeni arayışlara girmiş, sonunda başladığı noktaya dönmüştür: “An’anevi şekilde olmasa bile, her ruh halinin riyazi bir beyan kisvesi bulması; şiir için şarttır.” (1944, s. 44)
“Sanatın suni ihtiraslar meydana getirerek insanı meşgul ettiğine” (1944, 5. 27) inanan ve “şair, susmağı inmeğe daima tercih etmelidir (1944, s. 18) diyen M. Kaya Bilgegil, şiir sanatı üzerine bunca düşünce üretmesine karşılık çok az şiir söylemiştir.

KAYNAKLAR
KUR’AN-I KERİM
BİLGEGİL, Kaya, 1944 . Cehennem Meyvası. Yeni Türk Matbaacılık A.Ş. İSTANBUL
Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi - 1 (Devirler, İsimler, Eserler, Terimler). Dergah Yayınları. İSTANBUL
* Fatih Okumuş